Birilerini beklemek ve birilerini bekletmek lise yıllarımdan yakın zamanlara kadar üzerine çok düşündüğüm ve gelişmem gerektiğini hissettiğim bir mesele olmuştur. Hem beklemeyi hiç sevmezdim hem de bekletmeyi. Beklemenin ve bekletmenin hızla akıp giden zaman içinde kişi için haksızlık olduğunu, bunun büyük bir vebal olduğunu düşünürdüm. Bu konuyu bu kadar önemsediğim için de yıllar geçtikçe beklemek ve bekletmek benim için kendimle ve diğer insanlarla ilişkime ayna tutan bir konsept halini aldı. Diğer insanları beklemeye karşı olan tahammülsüzlüğüm onlarla olan ilişkime ve onlara karşı bakışıma ayna tuttu. Bekletmeye karşı tahammülsüzlüğüm ise kendimle ilişkime ve kendime dair algıma ayna tuttu.
Beklemek hakkındaki farkındalığım lise yıllarımdaki bir deneyimimle başladı. Bunları düşünmeme vesile olduğu için o arkadaşımı hala hayırla anıyorum. Arkadaşım sözleştiğimiz saatten tam yarım saat sonra gelmişti ve ben bu yarım saat boyunca öğle güneşinin tam altında, sıcakta ve ayakta beklemiştim onu. O yarım saatin her dakikasını onun geleceğine inanarak geçirmiştim. Çünkü sözleşmiştik. Daha önce hiç kimseyi bu kadar emek vererek beklemem gerekmemişti. Evet, yaşım küçüktü ve tecrübesizdim. Bu deneyimle beraber diğer insanlarla her zaman aynı hassasiyetlere sahip olamayacağımızı anlamaya başlamıştım. Bu esnada başkasının beni bekletmesinden ne kadar hoşlanmıyorsam bir başkasını beklettiğimde de gereğinden çok fazla mahcubiyet duyuyordum. Hissettiğim bu mahcubiyet muhatabımla arama tanımlayamadığım bir mesafe olarak yansıyordu.
Daha sonraki deneyimlerimde ise diğer insanlardan hangi beklentilerde olursam olayım onlarla aynı hassasiyetlere sahip olamayacabileceğim gerçeğiyle yüzleştim ve bunu kabullendim. Bir insanla sözleştiğimizde olası bir bekletme durumuna karşı hayal kırıklığımı yönetmek için öncesinde kendimi hazırlamaya başladım. Ek olarak karşımdaki insanın geç kalması halinde hep ikinci bir plan yaptım kendime. Dakika olarak bir bekleme sınırı koydum. Mesela “en fazla 20 dakika beklerim, gelmezse de şuraya giderim.” dedim. Böyle demek bana çok iyi hissettirdi. İkinci bir planın olması, karşıdakine bir sınır koymak ve bu sınırı uygulamak bana kendimi değerli hissettirirdi. Karşımdakinin beni bekleterek önemsizleştirdiği dakikalarıma ben sahip çıkıyordum, olması gerekenin de bu olduğunu düşünürdüm. Bir başkasını beklemeye bu kadar anlam yüklediğim için de bekletmekten hala çok korkuyordum. Birisini biraz beklettiğimde yüksek bir mahcubiyet duyuyordum. Karşımdaki kişiye karşı duyduğum aşırı mahcubiyeti içime döndüğümde kendime duyduğum kızgınlık olarak deneyimliyordum.
Lisans yıllarımın sonuna doğru ise ben dahil, tüm insanlar bana en çok kusurlu yönleriyle, aciz oldukları haliyle gözükmeye başladı. İnsan beşerdi, hayat herkes için bol imtihanlarla doluydu ve zordu. Sözleştiğimiz saatte gelmese birisi ne olacaktı ki yani? Biraz beklerdim ben de, hem beklerken düşünürdüm. “Allah bilir ne çok derdi var, bir de ben mi yük ekleyeyim insanlara. Kimsenin derdini çoğaltmayayım boşver.” diye düşünmeye başladım. “Ben beklerim, sen yavaş yavaş gel.” diye de eklemeye başladım cümlelerimin sonuna. Ben yine de elimden geldiğince vaktinde gitmeye dikkat ettim. Vaktinde gitmemekten gelen mahcubiyeti de kendime yüklemek istemedim. Çünkü bunu hala halledebilmiş değildim ama diğerlerinin geç kalmasından da eskisi kadar rahatsız olmamaya başladım. Dedim ya “ben beklerim, sıkıntı yok. Sen yavaş gel.”
Hayatımın sonraki aşamasında ise birisiyle buluşmak üzere sözleştiğimde yanıma kitap almaya gayret ettim. Kendime beklemek için bir sınır da koymadım. “Hayatta insanın başına her şey geliyor yani ne olacak? Ben de kitap okurum o zaman.” diye düşündüm. Bu yüzden geç kaldıklarında kızmadım, onları anladım. Meseleyi içimde de uzatmadım, muhabbetimize baktım. Diğer insanlar hakkında böyle düşünmem ben geç kaldığımda ve muhatabımı beklettiğimde bana da fazla mahcubiyet duymamam için güç verdi, alan tanıdı. “Ne yapayım yani biraz geç kaldıysam çok geçmeden geldim işte.” diye düşünmeye çalıştım. Hissettiğim mahcubiyetin karşımdakiyle aramda mesafe oluşturmasına izin vermedim. Sonrasında anneliğin nasip olmasıyla beraber ne kadar vakte riayet konusunda özen göstersem de bekletmek benim için çok olağan bir durum haline geldi. Kendim için bu durumu kabullendiğimde diğerleri için kabullenme sürecim de çok daha kolay oldu. Yıllar önce başlayan bir olgunlaşma yolculuğu olarak beklemek ve bekletmek meselesi sonraki aşamaya geçene kadar benim için bir süreliğine rafa kalkmış oldu.
Geçmişte beklediğim her insan beni daha olgun kılmak için bu yolculuğa taşıyan bir vesileydi. Her biri bana beni yansıtan bir ayna oldu. Geçmişte beklettiğim her insana karşı duyduğum aşırı mahcubiyet ise, kendilik algıma dair bir şeylerin yanlış gittiğini haber veren bir sinyaldi. Mesele ne beklemekti, ne de bekletilmek. Mesele, diğer insanların aynasında kendi zaaflarımızı görebilmek ve oralardan olgunlaşmak için gönüllü olmak.
Zeynep
Photo by JOHN TOWNER on Unsplash
Yorum yok! İlk sen ol.